24 Haziran 2011 Cuma

Kazım Karabekir Gözüyle yakın Tarihimiz

Sizi bilmem ama yakın tarihle ilgili kitaplar benim her zaman ilgimi çekmiştir. Bunda her sene okutulan zorunlu İnkılap Tarihi dersinin de etkisi var, diye düşünüyorum. Sizi bilmem ama bence komik bir destir inkılap tarihi. Kitapta anlatılanların çoğunun kurgu olduğunu dersi anlatan öğretmen de onu dinleyen öğrenciler olarak bizler de biliriz. Ama kimse kralın çıplak olduğunu itiraf etmez . Sınıfta sürüp giden bu sessizlik oyunu okul dışında bozulur. Her kafadan alternatif bir ses çıkar. Acaba gerçek nedir, sorusuyla derin bir merak kemirir içimizi. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yılları ile ilgili kitapları popüler kılan da bu meraktır zaten.
Yakın Tarihimiz sadece akademik dünya ya popüler malzemeler sunmakla kalmaz. Merkez medyada da meşhur olmak isteyene sonsuz fırsatlar sunar. Dikkat edin en az takip edilen köşe yazarı bile, bu konuda birkaç kalem şakırdatsa birden ilgi odağı haline gelir. Görüşleri ciddiyetle takip edilen, konferanslara çağrılan bir fikir önderi olur. Bütün bu ilginçlikler bile Yakın Tarihimiz konusu üzerinde yeniden çok yönlü ve objektif bir değerlendirme yapılarak Her seviyedeki Eğitim müfredatına sokulması böylece bu konudaki açlığın ve kafa karışıklıklarının giderilmesi gereğini göstermiyor mu?
Bu hafta sizlerle paylaşmak istediğim kitap bu çerçevede alternatif bir görüşü dile getiriyor. Kitabın adı Kazım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz. Mustafa Armağan İmzalı. Timaş yayınlarından çıkan  eser, son günlerde bir hayli popüler olacağa benziyor.  Dedim ya bu konu daha çok su kaldırır. Tabiki usta yazar Mustafa Armağanın kalem gücü  kitabı yeknesak vakanüvist yaklaşımdan kurtarmış. Kazım Karabekir’in özel yaşamıyla birleştirilen tarihi tanıklıklar olayları sunumundaki inandırıcılığını arttırmış.
Tarihimizde Kazım Karabekir ve Doğu Cephesi Zaferi yok gibidir. Okuyanlar bilirler sanki doğuda birkaç küçük çarpışma olmuş, sonunda da Gümrü ve Moskova anlaşmalarıyla bu sorun kolayca halledilmiş gibi sunulur. Keza Güney de verilen gerilla savaşıda birkaç cümleyle ve Şanlı,Gazi gibi birkaç şehir adıyla geçiştirilir. Oysa bu bölgelerde verilen mücadele ve yapılan fedakarlık Batı Cephesinden daha az değildir. Fakat Zaferden sonra adeta bu cephelerden bir kahraman çıkması istenmemiştir. Allahtan Sütçü İmam da Şahin Bey de Şehit olmuşlardır. Böylece isimlerini kullanmak ta bir sakınca kalmamıştır. Doğu Cephesinin önemsizleştirilmesi ve Kazım Karabekir’in de suikast iddialarıyla lekelenmesine birde buaçıdan bakmakta yarar var diye düşünüyorum.
Kazım Paşa: Milletçe  topyekün fedakarlıklarla kazanılan Zaferden sonra bütün işler tek kişiye mal edilerek milletin bu günü ve yarını tek ele teslim edilmiştir. Böylece hürriyet ve hakikat zincirlenerek zindana atılmıştır. diyerek Tarih biliminin görevinide ortaya koyuyor bir taraftan. Evet Tarihin amacı şeref madalyaları dağıtmak olmamalı bence. Olmuş olanları tarafsız bir gözle gelecek kuşaklara yansıtmak onlara bırakabileceğimiz en önemli mirastır.
1930 lu yılların çarpık düşünce dünyalarını yansıtan militarist eğitim sistemimiz ile tek adam, ulu önder yaklaşımlı İnkılap Tarihi saplantımızın sonucu, düşünce hayatına zarar verilen,  sonra da feda edilen nesiller ülkesidir Türkiye. Önce ilerici-gerici sonra sağcı-solcu, bu günlerde kürtçü -türkçü feda edilen ne çok genç hayat, akıp duran hiçlik pınarına kattılar kanlarını. Gelecek nesillere dürüst ve duru bir tarih bırakma çabasıyla yakın tarihimize farklı bir pencere açan kitabı ben severek okudum. Sizlerede okumanızı tavsiye ediyorum. Kitaplarla kalın.                                                                                 

4 Haziran 2011 Cumartesi

Hakan Günday Ve Umudun Aza(aldığı) Roman

Geçtiğimiz günlerde açılan İzmir Kitap Fuarından Hakan Günday'ın Az isimli kitabını aldım. Alır almaz da hevesle okumaya başladım. Heyecanlıydım, nede olsa bu yazarın okuyacağım ilk kitabıydı.  Sizi bilmem ama , okuyacağım her yeni kitap ve yazar heyecanlandırır beni. Bilinmeyen bir diyara açılan kapıdır çünkü her kitap. Her yazar bilinçli olarak düşünce dünyasına girmemize fırsat tanımıştır. Günlük hayatımız içinde olmaz böyle tuhaf şeyler. Herkes statülerin insanlara biçtiği deli gömlekleriyle hiç bitmeyen rollerini oynama çabasında iken, ne olduğunu ve dünyaya neden geldiğini unutur ne yazık ki.  Öyle bir koşturmadır ki hayat  ne olduğumuzu kim olduğumuzu bile unuturuz bazen. Bu yüzden duygu ve hayal dünyasına girmemize izin veren her yazar bence alışılmışın dışında biridir. Onu tanımak, anlattığını dinlemek isterim. Dinlemek ve yorumlamak. Çünkü her insanın bana göre anlatacak bir hikâyesi vardır. Kimimiz bu hikâyeleri anlatır. Kimimiz ise anlatamadan göçüp gideriz bu dünyadan.
İşte bu duygularla, Az isimli kitabı  okurken, geceler boyu düşündüm, tanımaya çalıştım , kitabın kahramanı Derda'yı. Yaşadıklarını gözümde canlandırmaya çalıştım. 11 Yaşıma geri döndüm empati kurabilmek için. O yaşlarda neler yaptığımı olaylar karşısında neler hissettiğimi hatırlamaya çalıştım.  Bütün bunları, 11 Yaşında 35 yaşında bir adama satılan Derda adındaki kızın başına gelenleri belki anlarım umuduyla yaptım, ama hiç yardımı olmadı. Şiddet görmediğimden değil,  tabi ki her yaramaz erkek çocuğu gibi bende annemin maşasının tadına sık bakardım o yaşlardayken. Ama satılan bir çocuk görmedim hiç. Bu yaşıma kadar da satılan biriyle tanışmadım. 11 yaşında satıldığı adamla evlenen sonra ondan sürekli işkence gören birini de hiç tanımadım aslına bakarsanız. Gerçi çevremizde kocalarından dayak yiyen kadınlar hep vardı. Ama kitapta sözü edilen şiddet çok farklı, koca dayağına rahmet okutacak türden sistemli ve düzenli bir işkence. Toplumda çok duyulmasa da var olan gizlenen sapıklıklar bunlar.  Ne yazık ki bizler para hırsı uğruna, kendi öz kızını dedesi yaşındaki  kelli felli adamlara peşkeş çeken, sonra da bunun adına evlendirme diyen insanlar la aynı dünyada yaşamak zorundayız…
Çocuk istismarı gibi acı bir sosyal gerçekliğimize parmak basıyor Hakan Günday’ın Az isimli romanı. Sonuç olarak satılan kızlarımızın duyulmayan bireysel çığlıklarını duyulur hale getiriyor böylece. Bu yönüyle takdir edilecek bir eser. Derda’nın satıldığı adam’dan gördüğü işkenceyi okurken insanlık adına ürperdim doğrusu. İçimden hep şu soruyu sordum kendime. Böyle hayatlar var mı gerçekten? Gözlerimi kapadım ve hafızamdaki tüm o internet, gazete ve televizyon haberleriyle dolu binlerce şiddet karesinden acı parçalar  geldi gözlerimin önüne. Erken yaşta satılan ya da evlendirilen, sonra kocalarından sürekli ve düzenli bir şekilde şiddet gören yahut küçük yaşı yüzünden çevresi tarafından istismara uğrayıp daha sonra namus adı altında katledilen zavallı insanlarımızın yaşadığı bir coğrafya burası ne yazık ki. O yüzden bu ve buna benzer bir çok kareyle kirlenmiş durumda hepimizin hafızası. Allah'tan kitaptaki kızın çevresindeki tüm gereksiz kişiler sonunda bir bir yok oldular da, rahat bir nefes alabildim.

Fakat mantık açısından bazı yanlışlıklar da yok değil  Az isimli romanda.  Mesela Konsolosluktaki ataşenin neden zorla Derda’nın karşı komşusunun babası yapıldığını anlayamadım ben. Karşı komşunun da genel olay üzerinde hayati bir rolü yok aslında. Ancak İngiltere’deki barlarda tanıyabileceğimiz  marjinal tiplemeler bizi bilgilendirme çabasının bir ürünü mü onu da anlamadım. Nedense tüm karakterler bir korku filminin parçaları gibi fazla sıra dışı ve fazla aşırı uçlardan. Bunlar kitabın detayları elbette. Genel olarak hikayelerde bu tür zorlama ilişkilendirmeler kitabın kurgusuna inanılırlığı zayıflatıyor bence. Bu tür yanlışların romanı sinemaya benzetme çabasından kaynaklandığını düşünüyorum ama bu konu kendi başına tartışılmaya daha layık.
Hakan Günday’ın kitabı iki bölümlü. İkinci bölümde İstanbul’daki büyük bir mezarlığın kenarındaki gecekondulardan birinde yaşayan bir çocuğun hikayesi anlatılıyor. Mezarlığa gelen ziyaretçilere su satarak, mezarlarını temizleyerek geçim parası  kazanıyor bu çocuk.  Oda kitabın ilk bölümünde anlatılan kız gibi 11 yaşında ve Derda adını paylaşıyor ilk bölümdeki karakterle. Mezarlık çocuğu Derda benim için daha tanıdık bir karakter. Buna rağmen Hakan Günday'ın 11 yaşındaki bir çocuğa (ölü bile olsa) annesini parçalatmasını  nasıl yorumlayacağımı inanın bilmiyorum. Gereksiz ve bize çok yabancı bir şiddet. İnsanlar bizim ülkemizde de sevgililerini parçalamaya başladılar ne yazık ki. Umarım Hakan Günday'ın kitabı bazı yabancı filmler gibi insanlara kötü örmek olmaz.
Ne yazık ki kitapta argo ve küfürlü bir dil kullanılmış. Bu bizim için yeni bir tecrübe aslında. Türk edebiyatının en önemli eserlerinden İnce Mehmet ‘te bile yöresel argonun dışında küfür yer almadığından bu konuya yabancıyız. Bu sebeple hoş karşılamadım bu üslubu. Bana göre Sanatçı hassas kişidir. Tıpkı Necip Fazıl ,Oğuz Atay veya Orhan Pamuk gibi. Ruhunun hassasiyeti olaylar karşısında susmayıp yazmasının en büyük sebebidir. Yazmak karanlığa ışık yakmak gibi bir çabadır çünkü. Ama o ışık karanlığı aydınlatmadıktan sonra neye yarar ki . Kitap bir çığlıktır bence ve yazar çığlığını duyurmak ister. Hakan Günday'ın çığlığını bu argo ve kabalıkla dolu şiddet arasından ayırt edebildim diyemem. Bunu için belki de acilen yazarın en önemli eseri olarak görülen Kinyas ve Kayra yı da okumam gerekiyor.
Hayatınızdan kitapları çıkarmayın. Şimdilik herkese iyi okumalar...