8 Ocak 2013 Salı

Ekran Kıran



Burhaniye bayırı buz tutmuş, kendini eşsiz sanan insanların kalpleri gibi. Ayağımın altında ezilen buzların sesleri eşliğinde usul usul dikkatlice çıkıyorum yokuşu. Her yer bembeyaz, göz kamaştıran bir aydınlık. Bahçelerdeki çam ve selvi ağaçları, dallarındaki küme küme karlardan paltolarıyla büyüleyici. İki gündür tüm iletişim araçlarından yapılan çağrılar işe yaramış görünüyor. Boğucu araç trafiğiden eser yok. İstanbul için olağandışı bir macera daha!  Kar...

Nereye baksam eşsiz sanatçının bir büyük eseri ilişiyor gözüme. Lapa lapa kar yağıyor. Milyarlarca farklı şekilde kar tanesi eşit ağırlıktalar. Önce kesret sonra teklik. Hangi sahipsiz eser bu kadar zıtlıktan aynı ahengi çıkarabilir? Yalnız sen Allah'ım...

İşyerine zamanında ulaştım çok şükür. İş yeri yani ; elektronik ileti trafikleri, telefon görüşmeleri , gelen çaylar giden boş fincanlar, çekilen fotokopiler, balkonda boğaza nazır, hızla içilen -üşümemek için- sigaralar la dolu ekmek parası kazanma yeri... Pencereden tüm ufuklarda manzara aynı parlaklıkta. İnsanların kafalarında eve dönüşe dair soru işaretleri. İşe gelmeyenlerin dedikoduları,
İsmet Özel'in dizeleri geliyor aklıma istemeden : Şehrin insanı şehrin, bozuk paraların insanı sivilcelerin...

 Her deneyimin topluca yaşandığı bir kaos şehir hayatı. En büyük tehdit; bu toplu yaşamdan, olmayı düşündüğün kişiyi, çekip çıkaramaman. Her yerde bir aynılaşma korkusu. her köşe başında bir aydınlanma zaptiyesi.
Umutlarını kolilere koyup uzak şehirlere yollayan insanlardan biriyim ben de diyorum, internetin haber bombardımanında boğulurken. Başkalarının felaketleri, kimi zaman da, ümitleri patlıyor ekranda mısır patlağı gibi. Ne bu kadar habere, ne bu kadar iletişime ihtiyaç var aslında hayatta. Haberlerden herkesin  dersler çıkarması bekleniyor sanırım. Acaba bu gün kaç yüz ders çıkarsam başkalarının başarılarından veya felaketlerinden. Eğer hiç bir ders çıkaramaz isem kötü vatandaş, bilinçsiz tüketici olabilir miyim? Tüketici... Her şeyi tüketen biri. Yiyen, içen, giyen , yakan , harcayan, bitiren. Elma kurdu gibi bir şey yani. Allah'ım lütfen iyi bir tüketici olmayayım. Böyle söyleyince cimri diyor iş arkadaşlarım bana. Sanırım brüt ücretimden ssk payı ve vergiler düşünce kalanı harcamayıp biriktirmemden, sonra da çalışmamamdan mı korkuyorlar. Bu yüzden mi sık sık neden son çıkan cep telefonundan almadığımı veya neden laptop umu her yıl değiştirmediğimi soruyorlar? Bilmiyorum ne kadar oldu mantıklı bir soru sorulmayalı bana? Mantıklı cevaplarla -kendime göre mantıklı- daha ne kadar oyalayabilirim onları?
Boğazın karşı tarafında biriken karanlık bize ne getiriyor acaba? Beyaz bir gelinlik mi beyaz bir kefen mi. Hayat' ta beyaz olan ne varsa alt alta yazıyorum.
Kağıt
Yoğurt
Gömlek....
Alt alta yazılan hiç bir şeyden umut çıkmaz. Bu iddia bana ait. Evet kızacak şimdi bana yine tüm iş arkadaşlarım. Tüm şehir kızacak belkide. Üzgünüm ya da dur ya. Üzgün filan değilim.Hem neden üzülecekmişim ki? 
Her yeni modeline bir öncekinden daha çok taptığınız ucuz elektronik aletlere sahip olamamam yüzünden mi?
Yoksa her defasında daha az severek daha çabuk aldattığınız sevgililer içime sinmediği için mi? 
Başıyla sonuyla programlanmış, taksitlere bölünerek kredilendirilebilir bir hayatı kabul etmediğim için dir belkide...
Annemin korkuyla; oğlum öyleyse sen ne yapacaksın! sözleri çınlıyor kulaklarımda. Evet ben ne yapacağım. Elime bir çekiç alıp saydam renkli duvarlarını kırsam hayatın. Tüm ekranlarına saldırsam şehrin.Tv ekranları, bilgisayar ekranları ve cep telefonu ekranları. Hepsini yok edersem belki rahat bırakırlar beni. Hem etkili ve ilgi çekici de bir ünüm olmuş olur. Ekran kıran derler bana. Annem de susar belki vazgeçer acımaktan.

Tüm gün ''akşam olsada yatsak'' diyerek kaybettiğim motvasyonumla akşamı getirten mesai arkadaşıma, iş çıkışı, iyice sıkıştırdığım kartopunu fırlattım. Külahı düştü kafasından ve ''oğlum sen adam olmazsın'' ! dedi. Ben kıs kıs gülerken İstanbul'a kar yağmaya devam ediyordu...