
Bazen bir şey yapmak istemez insan. Yada yaptıkları çok anlamlı gelmez. Hayat bittiğinde yaptıklarımızdan sadece bazıları değer taşıyacağından, bir çok gereksiz ayrıntıyı çıkarmak isterim ben kendi hayatımdan. Mesela su faturasını yatırmak için ptt ye gitmek, bozulan aracı servise götürmek veya uzayan saçlarımı kestirmek için berbere gitmek gibi. Sıkıcı, ucu bucağı olmayan işlere zaman ayırmak istemem...
Böyle can sıkıcı, iç yakıcı bir iş için kaldırıp ağır bedenini çıkacaksın evden. Adım atacaksın taşları bilmem kaçıncı yağmurla ıslanmış sokağa. Belki sıcak bir simit, belki saygılı bir gülümseme hayal edeceksin. Hayaller varsa umut var demektir diye reklam yapacak TV'ler. Bu gün olmadı mı? bekle! diyecekler, bekle, belki yarın kavuşursun dileğine. Hayatını alacaklar elinden böylece. Hiç gerçekleşmeyecek başkasına ait umutlarla dolu ağır bohçayı, ordan oraya sürükleyen bir organizmaya dönüştürecekler seni sonunda.
Çoğunluğu benzer sonlar ister insanların nedense? . Tıpkı bir koyun sürüsü gibi aynı yöne koşmaktan alıkoyamazlar kendilerini. Akıllı olmaları seçim yapabildikleri zannını oluşturmuştur nedense. Oysa içlerinden daha akıllı oldukalarını sananların önlerine koyduğu seçenekler arasından yaparlar seçimlerini. Seçmen kapana yakalanmış avdır aslında.
Ben doktor olacağım diyen kişi insanalrın hayatlarını kurtarmayı düşünmez hiç. İyi para kazanıp mutlu bir hayat'a odaklanmıştır. Sanır ki doktor olanlar hasta olmazlar. Böyle komiktir işte insan.
Renkli kağıtlar üzerine yazılmış birkaç seçenekli umutlardan oluşur TV lerde lanse edilen hayat . Yaz tatili sarı kartona yazılıdır, bu düzende. Mutlu bir evlilik beyaz kartona. Son model araba mavi üstüne yazılır mesela. Bütün bu kartonlar döner durur bütün gün TV lerde. Oysa başka işlerin yazılı olduğu kartonlarda vardır gerçek hayatta. Doğru - düzgün (!) insanların görmek istemediği işlerdir bunlar. Bundan haberleri yoktur sanki TV programı yapanların. Neden yaptığımızı bilmediğimiz ama yine de kendimizi yapmaktan alıkoyamadığımız işlerin üzerinde yazılı olduğu kartonun rengi gridir mesela. Yağmurlu bir günde gökyüzünün rengi gibi. Böyle bir güne dair kafamdan atamadığım saplantılı bir kabusum da var hiç bir yere yazamadığım. Karanlık bir Aralık sabahında kendimi boğazın gri sularında biten bir sona bırakışımla ilgili....
Yaşamın kadar anlamlıdır ölümünde. Yaşamına ne kadar anlam katabildiysen, ölümünde o kadar anlam teşkil eder hakikatte. Hangi gün öleceğini bilmeyenler ezberlemek zorundadır haftanın günlerini. Cuma, cumartesi pazar...diye durmadan tekrar ederler sonsuz tekerlemeyi. Bu yüzden telaşlıdırlar aslında. Sırf bu yüzden sen onlara sırıtırken hırsla bakarlar yüzüne. Onlara gerçeği(!)söyleme isterler! Biri çıkıp gerçeği söyleyene kadar deli numarası yapar herkes. Biri çıkınca da önce öldürür sonra taparlar ona. Komiktir aslında insanlar aynı timsahlar gibi. Önce yutar ardından ağlarlar.
Unutma Sen (ben) de gideceksin bu diyardan! Daha özlü bir hakikat arama üzeri kelimeler yazılı renkli kartonlarda. Sessizce gelip geçen milyarlarca ruhun içinde kendi ruhunun farklı olduğu zannına kapılma! Durup dinlenmeksizin sürdürdüğün yaşama ve bitirme telaşınla bir elmayı kemiren kurttan ne farkın var. Bu dünya, gelip geçen ve her biri kendini bir evvelkinden daha şanslı ve eşsiz görenlerin yer aldığı bir sahnedir yalnızca.
Kaçınılmaz son gelmeden bir şeyleri tersine çevirmeyi başarmalı insan. Tüm insanlığı taşıyan uzun katarlardan atlayabilmeli. ''Kaçak bir yolcuydum zaten ben , sizinle aynı yere gitmiyorum'' diyebilmeli. Başkalarının ezberlettiği amaçlar dışında, daha anlamlı amaçlar bulmalı kendine. İşte o zaman olmak için tasarlandığı amacına yerine getirebilir korkusuzca.




Alın size küresel ısınma! Martın 15 i ve ben odamda, kenarı yırtık botuma, can sıkıntısıyla bakarken dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Elbette akılcı olmalı bir türlü sonu gelmeyen ve etkisini artıran kış için yeni bir bot almalıyım. Ama hiçbir zaman yeterince temkinli biri olmadığımdan ve içimden bir ses ‘‘Şunun şurasında bahara ne kaldı, biraz daha sık dişini’’ diye bağırdığından harekete geçemiyorum. Zaten bir sonraki yıl için kendine son ucuzluklardan bir şeyler alan kişileri hiç anlamıyorum. Bana göre gelecek kış hiç gelmeyebilir. Ya da kış tabi gelir elbet te, ben görebilir miyim? Bilmiyorum. Sonuçta kaderimiz Allah’ın elinde ve ben doğmamış çocuğa don biçecek kadar zengin ve ya enayi değilim!
Zeynep Kâmilin karanlık bir kış gününde tanıdım onu. Bilal ile geldiler. Biz Şuayb ve Nizam ile fırındaki etsiz yağsız ve salçasız patatesin pişmesini beklerken, girdiler fakirhanemize. Açtık öğrenmeye, yaşamaya, sevişmeye. Kendi çarmıhını sırtında taşıyan bu sert adamı görünce yadırgamadık. Onda eksik olan bizde var değildi. Yaşamımıza bir coşkuda o getirdi. Bilal ile Kazancakis’i, Expery'yi , Joyse u nasıl öğrendiysek öyle öğrendik ondan Pir Sultanı, Yunusu ve Şeriati'yi. Bana dostunu söyle sana gideceğin yeri söyleyeyim dediği zaman melek, adını saymaktan, anmaktan çekinmeyeceğim biri oldu işte, böylece.