3 Eylül 2013 Salı

Reklam Kalabalığından Bana kalan


Bazen bir şey yapmak istemez insan. Yada yaptıkları çok anlamlı gelmez. Hayat bittiğinde yaptıklarımızdan sadece bazıları değer taşıyacağından, bir çok gereksiz ayrıntıyı çıkarmak isterim ben kendi hayatımdan. Mesela su faturasını yatırmak için ptt ye gitmek, bozulan aracı servise götürmek veya uzayan saçlarımı kestirmek için berbere gitmek gibi. Sıkıcı, ucu bucağı olmayan işlere zaman ayırmak istemem...
Böyle can sıkıcı, iç yakıcı bir iş için kaldırıp ağır bedenini çıkacaksın evden. Adım atacaksın taşları bilmem kaçıncı yağmurla ıslanmış sokağa. Belki sıcak bir simit, belki saygılı bir gülümseme hayal edeceksin. Hayaller varsa umut var demektir diye reklam yapacak TV'ler. Bu gün olmadı mı? bekle! diyecekler, bekle, belki yarın kavuşursun dileğine. Hayatını alacaklar elinden böylece. Hiç gerçekleşmeyecek başkasına ait umutlarla dolu  ağır bohçayı, ordan oraya sürükleyen bir organizmaya dönüştürecekler seni sonunda.
Çoğunluğu benzer sonlar ister insanların nedense? . Tıpkı bir koyun sürüsü gibi aynı yöne koşmaktan alıkoyamazlar kendilerini. Akıllı olmaları seçim yapabildikleri zannını oluşturmuştur nedense. Oysa içlerinden daha akıllı oldukalarını sananların önlerine koyduğu seçenekler arasından yaparlar seçimlerini. Seçmen kapana yakalanmış avdır aslında.
Ben doktor olacağım diyen kişi insanalrın hayatlarını kurtarmayı düşünmez hiç. İyi para kazanıp mutlu bir hayat'a odaklanmıştır. Sanır ki doktor olanlar hasta olmazlar. Böyle komiktir işte insan.

Renkli kağıtlar üzerine yazılmış birkaç seçenekli umutlardan oluşur TV lerde lanse edilen hayat . Yaz tatili sarı kartona yazılıdır, bu düzende. Mutlu bir evlilik beyaz kartona. Son model araba mavi üstüne yazılır mesela. Bütün bu kartonlar döner durur bütün gün TV lerde. Oysa başka işlerin yazılı olduğu kartonlarda vardır gerçek hayatta. Doğru - düzgün (!) insanların görmek istemediği işlerdir bunlar. Bundan haberleri yoktur sanki TV programı yapanların. Neden yaptığımızı bilmediğimiz ama yine de kendimizi yapmaktan alıkoyamadığımız işlerin üzerinde yazılı olduğu kartonun rengi gridir mesela. Yağmurlu bir günde gökyüzünün rengi gibi. Böyle bir güne dair kafamdan atamadığım saplantılı bir kabusum da var hiç bir yere yazamadığım. Karanlık bir Aralık sabahında kendimi boğazın gri sularında biten bir sona bırakışımla ilgili....

Yaşamın kadar anlamlıdır ölümünde. Yaşamına ne kadar anlam katabildiysen, ölümünde o kadar anlam teşkil eder hakikatte. Hangi gün öleceğini bilmeyenler ezberlemek zorundadır haftanın günlerini. Cuma, cumartesi pazar...diye durmadan tekrar ederler sonsuz tekerlemeyi. Bu yüzden telaşlıdırlar aslında. Sırf bu yüzden sen onlara sırıtırken hırsla bakarlar yüzüne. Onlara gerçeği(!)söyleme isterler! Biri çıkıp gerçeği söyleyene kadar deli numarası yapar herkes. Biri çıkınca da önce öldürür sonra taparlar ona. Komiktir aslında insanlar aynı timsahlar gibi. Önce yutar ardından ağlarlar.

Unutma Sen (ben) de gideceksin bu diyardan! Daha özlü bir hakikat arama üzeri kelimeler yazılı renkli kartonlarda. Sessizce gelip geçen milyarlarca ruhun içinde kendi ruhunun farklı olduğu zannına kapılma! Durup dinlenmeksizin sürdürdüğün yaşama ve bitirme telaşınla bir elmayı kemiren kurttan ne farkın var. Bu dünya, gelip geçen ve her biri kendini bir evvelkinden daha şanslı ve eşsiz görenlerin yer aldığı bir sahnedir yalnızca.
 Kaçınılmaz son gelmeden bir şeyleri tersine çevirmeyi başarmalı insan. Tüm insanlığı taşıyan uzun katarlardan atlayabilmeli. ''Kaçak bir yolcuydum zaten ben , sizinle aynı yere gitmiyorum'' diyebilmeli. Başkalarının ezberlettiği amaçlar dışında, daha anlamlı amaçlar bulmalı kendine. İşte o zaman olmak için tasarlandığı amacına yerine getirebilir korkusuzca.

8 Ocak 2013 Salı

Ekran Kıran



Burhaniye bayırı buz tutmuş, kendini eşsiz sanan insanların kalpleri gibi. Ayağımın altında ezilen buzların sesleri eşliğinde usul usul dikkatlice çıkıyorum yokuşu. Her yer bembeyaz, göz kamaştıran bir aydınlık. Bahçelerdeki çam ve selvi ağaçları, dallarındaki küme küme karlardan paltolarıyla büyüleyici. İki gündür tüm iletişim araçlarından yapılan çağrılar işe yaramış görünüyor. Boğucu araç trafiğiden eser yok. İstanbul için olağandışı bir macera daha!  Kar...

Nereye baksam eşsiz sanatçının bir büyük eseri ilişiyor gözüme. Lapa lapa kar yağıyor. Milyarlarca farklı şekilde kar tanesi eşit ağırlıktalar. Önce kesret sonra teklik. Hangi sahipsiz eser bu kadar zıtlıktan aynı ahengi çıkarabilir? Yalnız sen Allah'ım...

İşyerine zamanında ulaştım çok şükür. İş yeri yani ; elektronik ileti trafikleri, telefon görüşmeleri , gelen çaylar giden boş fincanlar, çekilen fotokopiler, balkonda boğaza nazır, hızla içilen -üşümemek için- sigaralar la dolu ekmek parası kazanma yeri... Pencereden tüm ufuklarda manzara aynı parlaklıkta. İnsanların kafalarında eve dönüşe dair soru işaretleri. İşe gelmeyenlerin dedikoduları,
İsmet Özel'in dizeleri geliyor aklıma istemeden : Şehrin insanı şehrin, bozuk paraların insanı sivilcelerin...

 Her deneyimin topluca yaşandığı bir kaos şehir hayatı. En büyük tehdit; bu toplu yaşamdan, olmayı düşündüğün kişiyi, çekip çıkaramaman. Her yerde bir aynılaşma korkusu. her köşe başında bir aydınlanma zaptiyesi.
Umutlarını kolilere koyup uzak şehirlere yollayan insanlardan biriyim ben de diyorum, internetin haber bombardımanında boğulurken. Başkalarının felaketleri, kimi zaman da, ümitleri patlıyor ekranda mısır patlağı gibi. Ne bu kadar habere, ne bu kadar iletişime ihtiyaç var aslında hayatta. Haberlerden herkesin  dersler çıkarması bekleniyor sanırım. Acaba bu gün kaç yüz ders çıkarsam başkalarının başarılarından veya felaketlerinden. Eğer hiç bir ders çıkaramaz isem kötü vatandaş, bilinçsiz tüketici olabilir miyim? Tüketici... Her şeyi tüketen biri. Yiyen, içen, giyen , yakan , harcayan, bitiren. Elma kurdu gibi bir şey yani. Allah'ım lütfen iyi bir tüketici olmayayım. Böyle söyleyince cimri diyor iş arkadaşlarım bana. Sanırım brüt ücretimden ssk payı ve vergiler düşünce kalanı harcamayıp biriktirmemden, sonra da çalışmamamdan mı korkuyorlar. Bu yüzden mi sık sık neden son çıkan cep telefonundan almadığımı veya neden laptop umu her yıl değiştirmediğimi soruyorlar? Bilmiyorum ne kadar oldu mantıklı bir soru sorulmayalı bana? Mantıklı cevaplarla -kendime göre mantıklı- daha ne kadar oyalayabilirim onları?
Boğazın karşı tarafında biriken karanlık bize ne getiriyor acaba? Beyaz bir gelinlik mi beyaz bir kefen mi. Hayat' ta beyaz olan ne varsa alt alta yazıyorum.
Kağıt
Yoğurt
Gömlek....
Alt alta yazılan hiç bir şeyden umut çıkmaz. Bu iddia bana ait. Evet kızacak şimdi bana yine tüm iş arkadaşlarım. Tüm şehir kızacak belkide. Üzgünüm ya da dur ya. Üzgün filan değilim.Hem neden üzülecekmişim ki? 
Her yeni modeline bir öncekinden daha çok taptığınız ucuz elektronik aletlere sahip olamamam yüzünden mi?
Yoksa her defasında daha az severek daha çabuk aldattığınız sevgililer içime sinmediği için mi? 
Başıyla sonuyla programlanmış, taksitlere bölünerek kredilendirilebilir bir hayatı kabul etmediğim için dir belkide...
Annemin korkuyla; oğlum öyleyse sen ne yapacaksın! sözleri çınlıyor kulaklarımda. Evet ben ne yapacağım. Elime bir çekiç alıp saydam renkli duvarlarını kırsam hayatın. Tüm ekranlarına saldırsam şehrin.Tv ekranları, bilgisayar ekranları ve cep telefonu ekranları. Hepsini yok edersem belki rahat bırakırlar beni. Hem etkili ve ilgi çekici de bir ünüm olmuş olur. Ekran kıran derler bana. Annem de susar belki vazgeçer acımaktan.

Tüm gün ''akşam olsada yatsak'' diyerek kaybettiğim motvasyonumla akşamı getirten mesai arkadaşıma, iş çıkışı, iyice sıkıştırdığım kartopunu fırlattım. Külahı düştü kafasından ve ''oğlum sen adam olmazsın'' ! dedi. Ben kıs kıs gülerken İstanbul'a kar yağmaya devam ediyordu...

22 Aralık 2012 Cumartesi

Garaudy'ye Veda Ederken


Yılın ilk kar yağışı başladı dün gece. Böyle zamanlarda camın önüne bir sandalye koymak, gök yüzünden usulca yere süzülen pamuksu buz kristallerini izlemek isterim. Herkes te bir canlılık göze çarpar kar yağınca. Kocaman adamlar yaşlarını unutup kardan adam yaparken yaşlı ablalar kartopu savaşına dururlar. Çocuklar yokuşları kayak pistlerine çevirirler. Herkesi memnun eden bir satıcıya benzer kar. Kimine çocukluğunu kimine gençliğini kimine unuttuğu eski aşklarını geri verir...
Genel olarak bakıldığında kış aylarının kitap okumak için daha elverişli olduğu görülür. İnsanlar genellikle evlerinden çıkamadıklarında daha fazla okurlar. Ben de herkes gibi böyle soğuk zamanlarda sıcak evimde oturup Karlı Dağları anlatan filmler izlemeyi ve  ruhsal derinliğimizi artıracak kitaplar okumayı severim...

Fakat şimdi sizlere ruhsal değil de siyasi bir kitaptan bahsedeceğim. Özellikle yaşadığımız bölgede tatsızlıkların önemli bir aktörü olan İsrail'den ve onun hiç alakası olmayan bir coğrafyada adeta prematüre bir şekilde doğumunu sağlayan siyasi aktörlerden söz ediyor okuduğum bu son kitap. Adı İlahi Mesajlar Toprağı Filistin olan bu kitap geçtiğimiz bahar hayata gözlerini yuman benim çok saygı duyduğum değerli araştırmacı ve aynı zamanda bir filozof olan Roger Garaudy imzasını taşıyor.

Garaudy'nin İsrail konulu ikinci kitabı bu. İlk kitabı İsrail Terör ve Mitler Fransa'da yasaklanmıştı. Hatırladığım kadarıyla yazar bu eserinden dolayı hapis cezasıyla da yargılanmıştı. Filistin ve İsrail hakkında yazdığı her iki kitapta bence çok değerli. Eserinden dolayı Avrupa'da hapis cezasıyla yargılanan da varmış demekki bunuda öğrenmiş olduk.
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. İsraili eleştirmek Anti-Semitist olmak anlamına gelmez. Yahudilikte Hristiyanlık gibi ilahi kaynaklı tahrif edilmiş bir inançtır ve eşit varolma hakkına sahiptir. Bizler Hz Musa'nın Hz Davut ve Hz Süleyman gibi Allahın elçisi olduğunu kabul ediyoruz.Bana göre İsrail Yahudi toplumuna dayatılan nasyonalist ve ırkçı bir dogmadır.
Bu girişten sonra belitmeliyim ki kitapta Thedor Herz ve ekibinin Filistin'de bir devlet kurmak için ta 1903 ten yani işin en başından başlayarak neler yaptıkları anlatılıyor. Bu ekip  bir yandan  tüm Avrupa ülkelerine dağılmış halde yaşayan Yahudileri Filistinde yaşamaya ikna etmeye uğraşıyor. Diğer yandan Dünya siyasi aktörlerini Filistin'de bir Yahudi Yurdu  fikrine razı ediyor. Aklıma hep neden Filistin? sorusu takılırdı. Yine bu kitaptan ilk kez öğrendiğime göre Hertz'e İngiltere tarafından Afrika Kongo'su da önerilmiş, ama o bunu kabul etmemiş. Kabul etseydi neler değişirdi bir düşünsenize.

Kitap içinde ilerlerken doğunun kaderinin batı'nın ferah salonlarında nasıl çizildiğini üzülerek görüyorsunuz. İster istemez bir nefret hissi doluyor içinize. Kendisini Dünyanın efendisi sayan bu cüretli Avrupalıların fikir oluşumunda Nitchze'nin de, Sartre'in de, Himmerman'ın da Marks'ın da Heideger'in de payı olduğunu düşüncesine getiriyor beni. Bu noktada kızgınlık tüm batı felsefesine toptan bir reddiye ye dönüşüyor insanda. Kitapta tesbiti yapılmış bir tehlike...
Devam eden bölümlerde Siyonizmin Dünya savaşlarından faydalanarak nasıl bir Yahudi Yurdu kurduğunu ve kurduğu bu yurdu asıl sahiplerini yurtlarından atarak nasıl adım adım büyütmeye uğraştığını öğreniyoruz. 4 göç dalgası ve 5 savaş ile pekiştiriliyor Siyonizmin yayılmacı siyaseti.
 Eser de  Flistin direniş mücadelesinin de tarihini anlatmış Rouger Garaudy . İzzettin El Kassam'ın kim olduğunu da yine ilk kez bu kitaptan öğrendim. FKÖ nün kuruluşu ve direnişi örgütlemeside tarihsel perspektiften yansıtılmış.
Garaudy 'e göre; Verimli Hilal olarak adlandırdığı, gelmiş geçmiş tüm medeniyetler için bir buluşma ve kaynaşma (sentez) alanı Filistin. Fakat bu topraklarda Batı Güçleri eliyle sahneye konan hukuk dışı trajedi sonuçları itibariyle Batı medeniyetinin dünyanın geri kalanı ile kaynaşarak, ortak bir yaşam algısı ile huzur dolu geleceği üretme umuduna balta vuruyor.
Filistin işgali konusu özellikle üzücü Mavi Marmara olayından sonra Türkiye'de her zaman gündemin önemli konularından olmaya devam ediyor ve edecektir de. Bizim için önemli olan tarihi perspektiften olayın gelişim süreci hakkında doğru bilgilere ulaşmak olmalı. Çünkü Siyonizmin etkisi altına aldığı medya ve basın yayın kartellerinin  Filistin meselesini tarafsız aktarması beklenemez. Bu anlamda 500 sayfayı aşan bu çalışma daha da önem kazanıyor. Kitaba dayanak teşkil eden kaynakların hepsinin Ya sömürge imparatorluğu İngiltere'nin ya da bizzat Siyonizmin kendi kaynakları  olduğunu göreceksiniz.Kaynaklar arasında Siyonist yöneticilerin Alman Nazi partisi ile ilişkilerinin kanıtlarını da bulacaksınız.
Kitabı bitirdiğimde bir kez daha  Rouger Garaudy''nin muhteşem çalışmalar yapmış sıradışı araştırmacı ve filozof olduğunu ve ondan yeterince faydalanamadığımı düşündüm kendi adıma. Bu eksikliği gidermek için yeni okumalar yapmam gerekiyor. Yaptıkça bunları da sizlerle paylaşırım. Allah'tan Ahiret yurdunda Roger Garaudy'e  hayırlar vermesini niyaz ediyorum. Mekanı cennet olsun. Amin. Hoşçakalın....




6 Kasım 2012 Salı

Kaf Dağının Ardına Uçan Kuşlar

Çeyrek saattir metrobüs ile yoldayım. Servise geç kaldığım için kaçınılmaz olarak kullandığım bu araç tüm İstanbullular için denize düşüldüğünde kuyruğuna sarıldığımız bir yılan adeta...  Duraklardaki tıka basa dolu otobüslere binebilmek için birbirlerini ezen insanları,  devasa gemi batarken, kendilerini filikalara atarak canlarını kurtarmaya çalışan talihsiz Titanik yolcularına benzetiyorum doğrusu.

Daha biner binmez Otobüs içindeki kalabalık yoğun bir sis gibi etrafmı kapladı. Nereye dönsem uykulu gözler, yeni traş olmuş örselenmiş suratlar. Gayri ihtiyari sırtımı kalabalığa, yüzümü cama doğru dönüyorum. Bu şekilde biraz olsun içine düştüğüm kabustan soyutlayabiliyorum kendimi. Bunu yapmassam çevremdeki kalabalık, sanki buharlı bir trenin gizli çuf çuflarına tempo tutarak koşarken beni de önlerine katıp sürükleyecekmiş gibi görünüyor.

Birden olması beklenen, ama akıldan o an için çıkmış olan bir şey değiştiriveriyor her şeyi. Metrobüs Boğazı geçerken eşsiz İstanbul manzarasına  kilitleniyor yine gözlerim ve işte o zaman neden bu şehirde yaşamayı tercih ettiğimi ve tüm bu olumsuzluklara niçin katlandığımı bir kez daha hatırlıyorum. Bu şehrin; denize açılan Arnavut kaldırımlı dar sokaklarını,  her biri eskinin ağırbaşlı mağrur havasını yansıtan ahşap evlerini, Bizanstan Osmanlıya imparatorlukların ihtişamını hatırlatan burçlarını, mavi sularıyla günlük hayatımıza derinlik ve arınmışlık katan boğaziçi'ni, gökyüzünde veya çatılarda seslerini aradığımız açık göz martılarını, çok seviyorum, Bu yüzden istanbul'dan başka bir kent te yaşamayı düşünemiyorum.

İçinde bulunduğum Metrobüs Boğaziçi köprüsünün 64 m. yüksekte çelik halatlarla asılı duran asfalt zemininde ilerlerken aklıma gelen bir başka konu ise, bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okuduğum ve bana anlatı sanatının eşsiz fırsatları konusunda çok kıymetli bilgiler veren Feridüdin Attar'ın Mantık-ut Tayr kitabı...

Kaf dağının ardındaki Zümrüdü Anka'ya  ulaşmak için yola çıkan çeşitli kuşların hikayesi Mantık-ut Tayr.
Bu çok eski zamanlarda yazılmış hikayede, bir öğretmenleri var kuşların. Aynı zamanda bir mesajcı da olan bu öğretmen tüm diğer kuşlara daha önce varolduğunu bilmedikleri bir Sultanları olduğunu ve asıl mutluluğun ancak o sulatana ulaşmak ile yakalanabileceğini öğretiyor. Ona ulaşmak için önlerinde uzanan  meşekkatli bir yolculuğa çıkmaları gerektiğini anlatıyor. Sonunda kuşlar öğretmenleri ile beraber yola revan oluyorlar. Varış yerine ise ancak bir çok fedakarlık yaptıktan sonra tüm varlıklarından vazgeçen birkaç kuş ulaşabiliyor. Son noktada ulaşılması hedeflenen zümrüdü anka'nın yaptıkları bir çok fedakarlıktan sonra ulaştıkları kendi ruhsal zirveleri olduğunu öğreniyorlar.

800 Yıl evvel Buhara çarşısında babadan kalan aktar dükkanını çalıştıran Feridüddin'in ruhsal eğitimin nefsi terbiye etmekten gaçtiğini anlatan satırları bize ne anlatıyor olabilir?                                                        
Bence günümüz modern yaşamının beraberinde getirdiği tüm sorunlara karşı kulağımıza, adanmışlığın hala umudun anahtarı olabileceğini fısıldıyor.
Adanmışlık; yani kutsal bir amaca ulaşmak için, hayatın sana sunduğu veya vaadettiği tüm lükslerden, ve benliğinin seni olduğundan daha başka biriymişsin gibi  algılamana yol açan tüm abartılarından kurtularak,  ilke edindiğin yüce amaç uğrunda sahip olduklarından vaz geçebilmek. Gereksiz ağırlılardan kurtulan ruhunun  olmak için bu dünyaya gönderildiği kişi olmak...

 Hepimiz devam eden yaşam mücadelemizde kimi zaman düşerek kimi zaman koşarak nereye ulaşmaya çalışıyoruz hiç düşündünüz mü? Yolun sonunda bizi bekleyen olası durumlara ne kadar hazırız? Bir şekilde yaşamımızın anlamı haline getirdiğimiz nesneler bu olası sonda bizi mutluluğa götürecek mi?
Benim aklımdan geçen ve sizin sorduğunuz daha bir çok soruya cevap niteliği taşıyan bu değerli kitabı hepinize tavsiye ederim.                                                                                                
                                                                                                                                        Ali Bedel






1 Nisan 2012 Pazar

Bu Toprağın Dili Ne Söyler

ÖnizlemeAlın size küresel ısınma! Martın 15 i ve ben odamda, kenarı yırtık botuma, can sıkıntısıyla bakarken dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Elbette akılcı olmalı bir türlü sonu gelmeyen ve etkisini artıran kış için yeni bir bot almalıyım. Ama hiçbir zaman yeterince temkinli biri olmadığımdan ve içimden bir ses ‘‘Şunun şurasında bahara ne kaldı, biraz daha sık dişini’’ diye bağırdığından harekete geçemiyorum. Zaten bir sonraki yıl için kendine son ucuzluklardan bir şeyler alan kişileri hiç anlamıyorum. Bana göre gelecek kış hiç gelmeyebilir. Ya da kış tabi gelir elbet te, ben görebilir miyim? Bilmiyorum. Sonuçta kaderimiz Allah’ın elinde ve ben doğmamış çocuğa don biçecek kadar zengin ve ya enayi değilim!
Enayi değilim dedim ya bakmayın siz ahkâm kestiğime. Aslında hepimiz birçok konuda kandırılıyoruz, fakat farkında değiliz. Kandırıldığımız en büyük yalanlardan biri hakkında, kendince gerçeği arama çabasına düşmüş bir eserle ilgili olacak bu günkü yazım. Yazarının ilk romanı olma özelliğini taşıyan Bu Toprağın Dili adlı kitapla…
Eski bir gazeteci olan Sabiha Ünlü Bizim Toprağın Dili isimli eserinde Güney Doğu gerçeği ve Kürt-Türk ilişkileri üzerine farklı bir bakış açısı sunmaya çalışıyor. Bölge insanının günlük yaşamlarında sıkça karşılaştığı zulümlerden ve  yer yer işkence halini almış uygulamalardan yola çıkarak oluşturduğu hikayelerinde, resmi ideoloji tarafından ihanete uğrayarak ötekileştirmeye çalışılan kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, eşlerimiz, akrabalarımız Kürtler ’den ve onların hayatlarında yer alan fakat bizim inanmak istemediğimiz, duymamak için kulak tıkadığımız gerçeklerinden söz ediyor.
Her birimiz gayet iyi biliyoruz ki bir dönemin resmi ideolojisi kendi halkından düşmanlar yaratmak ve onları cezalandırmak konusunda olağanüstü mahir davranmıştır. Bu gün artık bulunduğumuz noktadan Sağ- Sol, Laik-Dinci, Türk-Kürt gibi bir çok argümanı bir birleri aleyhine gelişmeleri için pohpohlayıp otoritesini devam ettirmek ve yaymak için kullanmış despot yöneticilerimizin varlıklarını ve aymazlıklarını çok net bir şekilde görebilmekteyiz. PKK bize onların hediyesidir. Halkın zoruyla oyun sahnesini terk edip giderken için için Anadolu halklarının başına bela ettikleri PKK problemine gülerek bu meselenin tekrar kendilerine ihtiyaç hasıl edeceğini sanarak ellerini ovuşturuyorlardı şüphesiz.
 Sabiha Hanım’ın kitabını Çanakkale Zaferinin seneyi devriyesinde okumak beni daha çok etkiledi doğrusu. Bana göre Çanakkale Laz’ıyla, Arnavut’uyla, Kürt’üyle, Gürcü’süyle Pomak’ıyla Türk’üyle Osmanlı tabasının birlikte kazandıkları, adeta son kez bir büyük cihan devletinin vatandaşları oldukları zaferdir. Son haçlı seferini göğsünde beraberce eriten bu insanların tümü ortak bir gaye için birleşerek armağan ettiler bu zaferi hepimize. Evet hepimize, sadece biz Türklere değil, İslam Sancağı altında birleşen tüm halklara armağan ettiler. Kurtuluş Savaşı da aynı birlik ve beraberlik içinde verildi. Hatta dikkat edilirse işgale karşı ilk direnişler Kürt kardeşlerimizin yaşadığı şehirlerde başladı. Direniş muştusunu ilk kez dile getirenlere, dile getirmekle yetinmeyip kıyama kalkanlara az şey mi borçluyuz?
Fakat zaferden sonra bu borç unutuldu. Anadolu yu aynı düşünce ekseni içinde yurt kabul eden ve düşmana karşı duran halklar yok sayılmaya küçük görülmeye adeta yabancılaştırılmaya çalışıldı. Et ve kemik gibi birbirinin içine girmiş bin yıllık kardeşlik bir tarafa atılırken adını Türk Milliyetçiliği olarak rahatlıkla koyabileceğimiz bir anlayışla farklı aidiyetlere sahip halklar düşman olarak görülmeye başlandılar.  Kürtler bu noktada belki de en fazla zarar gören insanlar oldular. Cumhuriyet onları vatandaşlığa kabul ederken dinlerini, dillerini kültürel kimliklerini bir tarafa bırakmaya zorladı. Bence bu gün yaşadığımız kardeş kavgamızın temelinde bu yanlış ve zorba anlayış yatmaktadır.
Sabiha Ünlü çok yeri manzum cümleler ile dikkatle bezenmiş eserinde benim temas etmeye çalıştığım noktalara bir annenin hassaslığı ile yaklaşarak, ezilen insanların acılarını ve çaresizliklerini anlatan hikâyeleriyle yaşanan ıstırapları görmemizi sağlamaya çalışmış. Boşaltılıp yakılan köyler, fakirliğe ve açlığa mahkum edilen göçmenler, hiçbir suç işlememişken, insanlık dışı muamelelerle PKK sempatizanı yapılan bölge halkı ve gençlerini anlatan hikayeleri ile Sabiha Ünlü, kim bilir belki bir kaçımızın dikkatini çeker ve hainlikle yaftalanan bu insanların gerçek hikayelerini anlamaya ve empati kurarak çevremize anlatmaya sevk eder.
Hepimizin tanıdığı dünyaca ünlü Yazar Cengiz Aytmatov Toprak Ana adlı eserinde, Kırgız toprağının dilinden bu yörenin insanlarının acı ve ıstırap dolu hayatlarını anlatmıştı. Sabiha Ünlü’de Cudi ve Gabar dağlarında yaşayan epidemik türlerden biri olan ters açmış lalelerin dilinden Kürt halkının acılarını ve sıkıntılarını bizlere anlatmaya çalışmış.
Yazımın sonuna geldiğim bu anda ayağa kalkmak ve bütün gücümle tüm Anadolu halkalarının duyması için gırtlağımı yırtarcasına bağırmak istiyorum; Akan kan Kürdün olsun Türkün olsun bizimdir arkadaşlar, Gelin ayrılık gayrılığa bir son verelim.   

Ali Bedel

30 Ocak 2012 Pazartesi

Zeki Bulduk ve Ayaküstü Geciştirdiğimiz Yaşam Anları

Zeynep Kâmilin karanlık bir kış gününde tanıdım onu. Bilal ile geldiler. Biz Şuayb ve Nizam ile fırındaki etsiz yağsız ve salçasız patatesin pişmesini beklerken,  girdiler fakirhanemize. Açtık öğrenmeye, yaşamaya, sevişmeye. Kendi çarmıhını sırtında taşıyan bu sert adamı görünce yadırgamadık. Onda eksik olan bizde var değildi. Yaşamımıza bir coşkuda o getirdi. Bilal ile Kazancakis’i, Expery'yi , Joyse u nasıl öğrendiysek öyle öğrendik ondan Pir Sultanı, Yunusu ve Şeriati'yi. Bana dostunu söyle sana gideceğin yeri söyleyeyim dediği zaman melek,  adını saymaktan, anmaktan çekinmeyeceğim biri oldu işte, böylece.

Fakirdik ama düşkün değildik, burs sıralarında kaynak yolu arayanlarla mücadelemiz bitmemişti daha. Cebe parayı koydum mu soluğu Beyaz Saray da almayı, doymayan gözlerle seyrettiğimiz Mesnevinin 12 cildine birden sahip olmayı planlardık. Marşlar türküler okurduk bağırarak sahanda kalan son domatesli yumurta parçasını kapmaya çalışırken. Direnişi miras bırakmıştı bir öncekiler bize. Birlikte okuduk, yedik, içtik bilendik…

Bu yazımda işte böyle bir dostun kitabını anlatacağım sizlere. Çoğunuzun adını görür görmez kaçacağı içeriğini merak etmeden uzaklaşacağı bir kitaptan. Ayaküstü Sevişmeler bu yönüyle biliyorum çok tartışacağınız, ama okudukça içinde kendi hikâyelerinizi bulacağınız sağlam bir duruş olmuş. 90 ların sonlarında Anadolu’nun dört bir yanından kopup gelmiş, okul kantinlerine postu sermiş şimdilerde çoğu bir devlet dairesindeki odalarında köhne facebook sayfalarının servis ettiği anılarına dalan, karşı masadaki mesai arkadaşına  fakülte günlerinden dem vuran, sağcısı, solcusu İslamcısı, tüm yaşıtlarımız okusunlar isterim bu kitabı.
Doğulu Aydınları Aydınlatma Cemiyeti biliyorum çok karıştıracak kafanızı. o günlerde içinizden küfrettiğiniz şimdi ise saygıyla andığınız kişileri bulacaksınız bu kitapta. Dahası o günlerde hissettiklerinizi yani yarım kalan aşklarınızı, yarım kalan savaşınızı, yarım kalan umutlarınızı bulacaksınız. Bu yüzden Ayaküstü Sevişmeler bu kitabın adı.
Her biriniz çarçabuk hayatın bir köşesinden roller kapmaya uğraşırken bir yandan da yaşanılan anı kaybetmeme, yetişme telaşında,  ayaküstü geçiştirmediniz mi yaşanması gereken her şeyi. Dönün bir daha bakın o halde, kenarları kıvrılmış rengi uçmuş o eski resme! Ayaküstü yaşadınız aşklarınızı, ayaküstü sohbetlerde edindiniz tüm eski dostlarınızı, ayaküstü devletler kurup yıktınız.  Gençliğinizin en güzel zamanlarını oradan oraya koştururken kaybedip gittiniz.

Bir yandan tarihten geçer not almaya didinirken, diğer yandan sevdiğiniz kızı ders çıkışında görebilmek için, kâğıdı doldurmadan apar topar ayrılmadınız mı okul amfilerden? Devamsızlığı kabul etmeyen kravatlı, traşlı, kendini beğenmiş hocalarınızı zorla dinlerken, yetişmeniz gereken bir başörtüsü eylemi ya da kapitalizm manifestosu için terk etmediniz mi okul sıralarınızı? Her daim coşkulu ama bir o kadar çekingen olmadınız mı polis üniformasını her gördüğünüzde?
Kızgındık herkese, yanlış giden bir şeyler vardı ve hepimiz doğrunun kendimize en yakın gelen tarafında, durmayan mücadelelerin içindeydik. Kızgındık çünkü kaybediyorduk sürekli. Bosna’da, Kosova’da, Filistin’de ve tabi Irakta ardı ardına kaybediyordu insanlık. Bizden öncekiler kazanmışlardı oysa. Sierre Lone’de, Havana’da, Sien Yong’ ta, Tahran’da, Hindikuşlar’da zafer türküleri söylemişlerdi. İçimizden en iyilerimizi gönderdik cephelere. Bizlerse ayaküstü geçiştirilen bir Tel’inle,  uyuşuk birkaç protestoyla, sıradan bir bayrak yakma eylemiyle, unutmaya çalışıyorduk öldürülen çocukları. Gidenler bir daha hiç geri gelmediler. Gelenlerse bir daha hiç konuşmadılar. Bize kaloriferli, meşin koltuklu konferans salonlarında hikâyelerini anlatmak kaldı bu dönmeyenlerin ve konuşmayanların.

Sahip olabilenlerimiz kabul etmeliyiz ki, ardımızda feda ettiğimiz kayıplar bırakarak yerleştik, yüksek katlı binaların geniş manzaralı odalarına. Makamlarımız en üst katta olabildiğine aydınlık ve ferahken, mescitlerimizi bodrum katlarına, merdiven altlarına sıkıştırmıştık. Kendi çocuklarımız Mc Donaldlardan bizim tadını hiç bilmediğimiz gıdalarla beslenirken, ümmetin fakir çocuklarını yalnız ramazan ve kurban bayramlarında doymak için alıştırdık.

Paraca zengin fakat vicdanen fakir olanlarımız son model arabalarda dolaşırken, zekatımızı fitremizi depolarımızdaki stok tarihi dolmuş mallarla ödedik.  Kaybettiğimiz, cumalara, kandil gecelerine hapsettiğimiz sadece samimiyetimiz değildi. İnançlarımızı, aşklarımızı, coşkularımızı, umutlarımızı da bir bir kaybettik.
İşte tüm bu kayıplara bir ağıt Ayaküstü Sevişmeler. Evet, belki fazla ağıt tadında. Ama herhangi bir memurluk, üç beş kuruş maişet için geçmişini ve bu gününü feda etmeye hazır insanların küçük hikâyelerinden besleniyor ne de olsa.

Dostlarım, akranlarım, kaybedilen sadece dün değildir. Yarın var olmasını umut ettiklerimiz hiç olmayacaklarsa söyleyin!  Değerini nasıl biliriz yaşamlarımızın?

Dostum Zeki Bulduk'a hatırlattıkları için teşekkür ediyor ve varolma eyleminde başarılar temenni ediyorum. Şimdilik hoşçakalın...

Ali Bedel

9 Eylül 2011 Cuma

İslam ve İlim

Hava sıcaklığının artması kitap okumalarıma tam bir darbe vurdu diyebilirim. Sizde de öyle olmadı mı? Yazın gelmesiyle birlikte tüm İzmir Ahalisi olarak kendimizi kapalı alanlardan parklara, sahillere atmadık mı? Sonunda artık daha az okuyabiliyoruz ne yazık ki. Ama teselli için bazılarımız, akşamaları denizin üzerinde batan, portakal rengi güneşin solan ışıkları altında, daldığımız tefekkür alemleriyle bu açığı kapamaya çalışıyoruz.
            Bu yazımda sizlerle, Amerikada bir üniversite’de çalışmalarını devam ettirmekte olan İranlı İlim Adamı Seyit Hüseyin Nasr’ın son zamanlarda beni fazlasıyla etkilemiş olan kitabı İslam ve İlim’ e göz atmak ve  bu kitabın bende bıraktığı düşünsel izleri paylaşmak istiyorum.
            Her şeyden önce Seyit Hüseyin Nasr’ın kitabı, İslam medeniyetinin yaşanıp yaşatıldığı tüm zaman ve yerlerde doğan ve gelişen ilimler konusunu, bir bütün olarak ele alan bir eser. Her birimiz eğitimimizin çeşitli bölümlerinde Farabiden İbni Sinaya, Sühreverdiden Lagari Hasan Çelebiye kadar farklı milliyetlerden, farklı bilim dallarında öncü olmuş, bu gün bile fikirlerinden yararlanılan İslam bilim ve ilim insanlarını öğrenmişsek te, söz konusu eser Tüm bu Bilimsel faaliyetleri bir bütün halinde ele alması, bir birleriyle etkileşimleri ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan yeni bilimleri anlatması, dahası bir sonraki nesillere aktarılış metodlarını  da içine alan önemli ve kapsamlı konulara yoğunlaşıyor. İlimleri Zahiri ve Batıni olarak 2 ana başlık altında inceleyen  yazardan batını ilimler konusunun  meraklılarıda istifade edebilir.
Peygamber Efendimizin ‘’İlim müminin yitik malıdır onu nerede bulursa alır’’ sözünü akıllarından çıkarmayan tüm devirlerdeki müslüman bilim adamları, ilmi Allah’a kulluğun devamı bir anlamda bir ibadet şekli olarak görmüş, onun evren ve insan üzerinde sürekliliğini sürdüren yaratım faaliyetini ilim yoluyla daha iyi kavrayacaklarına inanmışlardır. Batıda bu gün kozmoloji adıyla önem kazanmış olan evren ve varoluş bilimi diyebileceğimiz dal, İslamın doğuşundan itibaren gerek Fıkıh ve Akaid gerekse yüzyıl sonra Kelam ilminin de katılımıyla çok ileri seviyelere götürülmüş, alem hakkındaki bu tasavvurların maddi yönünü tamalamak için ise uygulmalı ilimler dediğimiz deneye ve gözleme dayalı matematik ve fizik gibi bir çok bilim dalının temel kurallarına ilk kez çeşitli İslam ülkelerinde ulaşılmıştır.
İslam alimleri, ilimleri Allahı ve yarattıklarını daha iyi anlamanın böylece kulluklarını daha üst bir düzeye taşıyarak Hikmet’e ram olmanın çabası içinde olmuşlardır. Çünkü idrakin yegane amacı kulluk, yani hikmete ulaşmak değil midir? Mutlak hakikati bulamayan bir idrak ne işe yarar ki?
Batı dünyasında ise idrak ilimlere bizde olduğundan çok farklı bir açıdan yaklaşır. İlk çağlardan itibaren özellikle bütün bir batı düşüncesinin temelini oluşturan Yunan düşünce dünyası monoteist ve totemci anlayışta tanrılar evreni ve insanı yaratmış ardından kendi haline bırakmış gibidirler. Yüzyıllar sonra devreye sokulan engizisyon zorlamaları bile düşünce hayatı üzerinde insanın tanrı olma, yani evrendeki edimlerin mutlak sahibi olma hevesini sonlandıramamıştır. Avrupa’da Tüm tabii ilimler, insanın aleme karşı bir savaş verdiği ve bu savaşı kazanarak,dünyaya ve evrene hakim olmak için imkanları nasıl zorlayabileceği üzerinde yoğunlaştılar. Bu evren-tabiat  algısı  Batı düşünce dünyasını dehşetli bir şekilde etkiler gördüğümüz diyalektik meteryalizm ve belkide sekülerliğin günden güne artan  yobazlığı olarak nitelendirilebilecek liberalizmin kucağına itmiştir. Batı ve İslam Medeniyetlerinin ilimlere bakışlarındaki fark aslında çok açıktır. Batı hayatını kolaylaştırıcı her türlü çözümü bilimsel ilerleme olarak görmektedir. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan olumsuzlukları da yaramaz bir çocuk gibi görmezden gelir ve sümen altına iter.
Tabii saygın bir bilim adamı olan Seyyid Hüseyin Nasr böyle netameli konulara girmemiş. Bunlar benim acizane yorumlarım. Bu ayrımlara varabilmemiz için güzel fırsatlar sunan bir eser olmasına rağmen ne yazık ki, kitabın çevirisiyle ilgili bir çok sorun gördüğümü belirtmeliyim. İngilizceden Türkçeye çevrilmiş olan eserde, istenen üslup akıcılığı yok ne yazık ki... Bu da Kitabın, zaten başlıbaşına ağır mantık konularını içine alan Kelam ve Akaid konularını anlatmada ve açıklamada oldukça yetersiz kalmasına sebep olmuş. Eleştirim de bu olsun. Elbette bu eleştiri çeviri için geçerli. İngilizce okuyabilseydim heralde daha fazla zevk alırdım bu kitaptan.
Sizinde kütüphaneniz benim ki gibi midir? bilmiyorum… Benim kütüphanemde kitaplar yer darlığından çift sıra dizilidirler. Ön sıra her zaman ihtiyaç duyacağım en sevdiğim eserlere aittir. Arka sıraya ise benim için daha az öneme sahip kitapları dizerim. Çeviri bühtanına rağmen Profesör Seyit Hüseyin Nasır’ın eseri ilk sırada yer almayı hak ediyor bence, tavsiye ederim. Şimdilik hoşçakalın

Ali Bedel