9 Eylül 2011 Cuma

İslam ve İlim

Hava sıcaklığının artması kitap okumalarıma tam bir darbe vurdu diyebilirim. Sizde de öyle olmadı mı? Yazın gelmesiyle birlikte tüm İzmir Ahalisi olarak kendimizi kapalı alanlardan parklara, sahillere atmadık mı? Sonunda artık daha az okuyabiliyoruz ne yazık ki. Ama teselli için bazılarımız, akşamaları denizin üzerinde batan, portakal rengi güneşin solan ışıkları altında, daldığımız tefekkür alemleriyle bu açığı kapamaya çalışıyoruz.
            Bu yazımda sizlerle, Amerikada bir üniversite’de çalışmalarını devam ettirmekte olan İranlı İlim Adamı Seyit Hüseyin Nasr’ın son zamanlarda beni fazlasıyla etkilemiş olan kitabı İslam ve İlim’ e göz atmak ve  bu kitabın bende bıraktığı düşünsel izleri paylaşmak istiyorum.
            Her şeyden önce Seyit Hüseyin Nasr’ın kitabı, İslam medeniyetinin yaşanıp yaşatıldığı tüm zaman ve yerlerde doğan ve gelişen ilimler konusunu, bir bütün olarak ele alan bir eser. Her birimiz eğitimimizin çeşitli bölümlerinde Farabiden İbni Sinaya, Sühreverdiden Lagari Hasan Çelebiye kadar farklı milliyetlerden, farklı bilim dallarında öncü olmuş, bu gün bile fikirlerinden yararlanılan İslam bilim ve ilim insanlarını öğrenmişsek te, söz konusu eser Tüm bu Bilimsel faaliyetleri bir bütün halinde ele alması, bir birleriyle etkileşimleri ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan yeni bilimleri anlatması, dahası bir sonraki nesillere aktarılış metodlarını  da içine alan önemli ve kapsamlı konulara yoğunlaşıyor. İlimleri Zahiri ve Batıni olarak 2 ana başlık altında inceleyen  yazardan batını ilimler konusunun  meraklılarıda istifade edebilir.
Peygamber Efendimizin ‘’İlim müminin yitik malıdır onu nerede bulursa alır’’ sözünü akıllarından çıkarmayan tüm devirlerdeki müslüman bilim adamları, ilmi Allah’a kulluğun devamı bir anlamda bir ibadet şekli olarak görmüş, onun evren ve insan üzerinde sürekliliğini sürdüren yaratım faaliyetini ilim yoluyla daha iyi kavrayacaklarına inanmışlardır. Batıda bu gün kozmoloji adıyla önem kazanmış olan evren ve varoluş bilimi diyebileceğimiz dal, İslamın doğuşundan itibaren gerek Fıkıh ve Akaid gerekse yüzyıl sonra Kelam ilminin de katılımıyla çok ileri seviyelere götürülmüş, alem hakkındaki bu tasavvurların maddi yönünü tamalamak için ise uygulmalı ilimler dediğimiz deneye ve gözleme dayalı matematik ve fizik gibi bir çok bilim dalının temel kurallarına ilk kez çeşitli İslam ülkelerinde ulaşılmıştır.
İslam alimleri, ilimleri Allahı ve yarattıklarını daha iyi anlamanın böylece kulluklarını daha üst bir düzeye taşıyarak Hikmet’e ram olmanın çabası içinde olmuşlardır. Çünkü idrakin yegane amacı kulluk, yani hikmete ulaşmak değil midir? Mutlak hakikati bulamayan bir idrak ne işe yarar ki?
Batı dünyasında ise idrak ilimlere bizde olduğundan çok farklı bir açıdan yaklaşır. İlk çağlardan itibaren özellikle bütün bir batı düşüncesinin temelini oluşturan Yunan düşünce dünyası monoteist ve totemci anlayışta tanrılar evreni ve insanı yaratmış ardından kendi haline bırakmış gibidirler. Yüzyıllar sonra devreye sokulan engizisyon zorlamaları bile düşünce hayatı üzerinde insanın tanrı olma, yani evrendeki edimlerin mutlak sahibi olma hevesini sonlandıramamıştır. Avrupa’da Tüm tabii ilimler, insanın aleme karşı bir savaş verdiği ve bu savaşı kazanarak,dünyaya ve evrene hakim olmak için imkanları nasıl zorlayabileceği üzerinde yoğunlaştılar. Bu evren-tabiat  algısı  Batı düşünce dünyasını dehşetli bir şekilde etkiler gördüğümüz diyalektik meteryalizm ve belkide sekülerliğin günden güne artan  yobazlığı olarak nitelendirilebilecek liberalizmin kucağına itmiştir. Batı ve İslam Medeniyetlerinin ilimlere bakışlarındaki fark aslında çok açıktır. Batı hayatını kolaylaştırıcı her türlü çözümü bilimsel ilerleme olarak görmektedir. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan olumsuzlukları da yaramaz bir çocuk gibi görmezden gelir ve sümen altına iter.
Tabii saygın bir bilim adamı olan Seyyid Hüseyin Nasr böyle netameli konulara girmemiş. Bunlar benim acizane yorumlarım. Bu ayrımlara varabilmemiz için güzel fırsatlar sunan bir eser olmasına rağmen ne yazık ki, kitabın çevirisiyle ilgili bir çok sorun gördüğümü belirtmeliyim. İngilizceden Türkçeye çevrilmiş olan eserde, istenen üslup akıcılığı yok ne yazık ki... Bu da Kitabın, zaten başlıbaşına ağır mantık konularını içine alan Kelam ve Akaid konularını anlatmada ve açıklamada oldukça yetersiz kalmasına sebep olmuş. Eleştirim de bu olsun. Elbette bu eleştiri çeviri için geçerli. İngilizce okuyabilseydim heralde daha fazla zevk alırdım bu kitaptan.
Sizinde kütüphaneniz benim ki gibi midir? bilmiyorum… Benim kütüphanemde kitaplar yer darlığından çift sıra dizilidirler. Ön sıra her zaman ihtiyaç duyacağım en sevdiğim eserlere aittir. Arka sıraya ise benim için daha az öneme sahip kitapları dizerim. Çeviri bühtanına rağmen Profesör Seyit Hüseyin Nasır’ın eseri ilk sırada yer almayı hak ediyor bence, tavsiye ederim. Şimdilik hoşçakalın

Ali Bedel

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder